Oldukça yanlış anlaşılan içe-dönük dışa-dönük meselesi




Yıllar boyunca yeni/yabancı bir ortama girildiğinde çocuklar sosyalleşme vakitlerine göre sınıflara ayrılırdı. Ortama hızlıca kaynaşan çocuk ‘’sosyal ve arkadaş canlısı’’. Bekleyen ve kaynaşması diğerlerine göre biraz daha süre alan ‘’çekingen’’. Ortama girmek istemeyip kenarda durana ise ‘’asosyal’’ derlerdi. Fakat seneler içerisinde kişilik teoremleri ile birlikte bu çocukları sınıflandırmanın kocaman bir hata olduğu anlaşıldı.(anlaşılmalı) Birinin herhangi bir ortama hızlıca giriş yapabilmesi onu ideal özgüvene sahip olduğunu göstermeyeceği gibi, diğerinin gruba dahil olmak istememesi de özgüvensiz bir benliğe sahip olduğunu göstermez. Çocuklarının yanında bu tip tanımlamalar ve etiketlemeler yapan ebeveynlerinin çocuklarının gerçek potansiyellerinin önüne geçtiği söylenebilir.



Sosyal kaygıyı ele alırsak, bir ebeveyninin çocuğunu görmek istediği nokta çocuğun kriteri olmamalıdır. Sosyalleşme konusunda verilen hedef çocuğa uygun olmalıdır ebeveyne göre değil. Sosyal kaygı ise her zaman için kendini çekingenlikle göstermeyebilir. Aile içerisinde yoğun ilgi odağı/ilgisizlik yani sınırsız ilişkilere maruz kalan bir çocuk, ilişki kurmak ve devam ettirebilmek için ortamın en sevileni olma durumunu aramaktadır ve bu durum kendini yetersiz hissettiği ilişkilerden uzak durmasını sağlar.


Sosyalleşmekte güçlük yaratan bir diğer kriter ise:

-Özgüven peşinde koşan yarışçı ailelerin yalnız çocukları


Çocukların en aşina olduğum söylemlerinden biri ‘’bunu yapabiliyor musun?’’ diye başlayan ve amacı bir soru sormaktan öte yapabileceklerini göstermek olan bu cümledir. İnsanoğlu fark edilmek, ben buradayım, bu dünyada bir yer kapladığını kanıtlarcasına kendini belli etmek ister ve bazı insanlar buna karşı çıkıyormuş gibi gözükse de ‘’görülmek’’ bir ihtiyaçtır. Görülme ihtiyacının peşinden fazlaca koşan kişi ise görme yetisini bir süre sonra kaybeder. Yani her zaman kendisine odaklanılmasını alışmış kişi karşı tarafa dikkat vermeyi unutur. Böylelikle ilişkilerin karşılıklılık ilkesini baştan bozmuş olur. Benliğiyle kabul edilmeyeceğine inandığı bir yerde başkalarında olmayan yeteneklerinin olmasını arzu eder. Gösterecek bir şeyleri olmadığında kendini huzursuz ve kabul edilmemiş hisseder. İlişkilerinde hep çabalayan taraf olur, yavaş yavaş yorgunluğa ve kendini sevmemeye giden bu yolda ilişkilerini ayakta tutabilmek ve karşı tarafı etkilenebileceği şeylerden mahrum etmemek için kendini tüketir. Tükenen kişi, benliğiyle kaldığında sevilmeyeceğini düşünür.



Bu yüzden mutlu çocuklar yetiştirmek için onları kendi hedeflerimize koşturup koşturmadığımızın cevabı bize gerekli! Her geçen gün yeni bir yönünü keşfedebilecek. Bir toplumda sevilmeme/istenmeme hissiyle tanışıp bununla başa çıkmayı öğrenen çocuklar herkese göre değil, kendine göre şekillenecektir. Çocuklarınızın kendi tecrubelerini edinmesine izin verin.


177 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör